Duygusal Yoksunluk: Sessiz Kalan İhtiyaçlar
Bazı eksiklikler vardır, adını koymak zordur.
Çünkü ortada “çok kötü” bir hikâye yoktur. Ev vardır, yemek vardır, okul vardır. Hayat bir şekilde akmıştır. Ama yine de insanın içinde bir yer hep boş kalmıştır.
Sevgi vardır ama tam içine dolmamıştır.
İlgi gösterilmiştir ama sanki hep biraz ıskalanmıştır.
Anlaşılmış gibi hissedersin ama kimse gerçekten ne hissettiğini sormamıştır.
İçten içe dolaşan bir cümle olur:
“Benim ihtiyacım olan şey eksikti.”
Duygusal yoksunluk tam olarak böyle bir şeydir. Büyük, gürültülü bir travma gibi durmaz. Daha çok sessizdir. Günlük hayatın içine karışır. Ağladığında “abartma” denmesi, üzgünken hemen çözüm sunulması, kızgınken ortamın hızla yatıştırılması… Duyguların tutulmaması ama hayatın devam etmesi gibi.
İnsan böyle bir ortamda büyüyünce güçlü olur. Dayanıklı olur. Kendi kendine yetmeyi öğrenir. Hatta çoğu zaman “Ben kimseye muhtaç değilim” der. Ama bu güç, çok erken öğrenilmiş bir yalnızlıktan gelir.
Bu yalnızlık yetişkinlikte farklı alanlarda kendini gösterir.
Örneğin bir ilişkide…
Üzgün hissettiğinde anlatmak istersin ama cümleler ağzında dolaşır. Anlattığında karşı taraf hemen çözüm sunduğunda rahatlamazsın.
“Boş ver”, “Takma”, “Geçecek” gibi cümleler niyet olarak iyi olsa da, duygunun yanında kalmaz. Duygu hızlıca kapatılır. İnsan da tam bu yüzden rahatlamak yerine daha da yalnız hisseder.
Örneğin arkadaşlıklarda…
Herkesi dinlersin, herkesin yükünü taşırsın. Ama sıra sana geldiğinde “önemli değil” dersin. Çünkü içten içe şunu düşünürsün: Ben anlatırsam kim kalacak? Kim gerçekten tutacak?
Örneğin iş hayatında…
Çok çalışırsın, sorumluluk alırsın, kimseye yük olmamaya çalışırsın. Takdir edilmediğinde kırılırsın ama bunu dile getirmezsin. “Zaten kimse fark etmeyecek” düşüncesi tanıdıktır.
Ve örneğin annelikte…
Bebeğin ağladığında bazen sadece yorgunluk değil, daha derin bir çaresizlik hissi gelir. Onu sakinleştirmeye çalışırken içinden sessiz bir cümle geçebilir:
“Keşke birisi de benim için böyle dursaydı.”
Bu his uzun sürmez belki ama tanıdıktır. Çünkü onun ihtiyacı, senin bir zamanlar karşılanmamış ihtiyacına dokunur.
Duygusal yoksunluk şeması genelde böyle çalışır. Bugün yaşanan bir durum, geçmişte tutulmamış duyguları da beraberinde getirir. Bu yüzden kişi çoğu zaman “Bu kadar etkilenmemeliydim” der ama neden bu kadar etkilendiğini tam açıklayamaz.
Bu şemaya sahip kişiler genelde çok verir. Karşısındakini düşünür, idare eder, yük alır. Ama kendileri için istemekte zorlanırlar. Çünkü küçükken şunu öğrenmişlerdir:
“Kimse gelmeyecek, ben kendim halletmeliyim.”
Yakınlık isteseler bile, yakınlık geldiğinde huzursuz olabilirler. Bir şey eksikmiş gibi hissederler ama ne olduğunu söyleyemezler. Karşı taraf ne yaparsa yapsın yetmiyormuş gibi gelir. Aslında mesele karşı taraf değildir; eski bir boşluktur.
İyileşme, birilerinin bu boşluğu tamamen doldurmasıyla olmaz. Daha çok, o boşluğun varlığını fark etmekle başlar.
“Benim böyle bir ihtiyacım var” diyebilmekle.
Belki de mesele eksik olanı hemen tamamlamak değil; eksik olanla kalabilmeyi öğrenmektir.
Duyguyu bastırmadan, küçümsemeden, hızla geçiştirmeden…
Çünkü bazen en çok ihtiyaç duyulan şey çözüm değil,
birinin gerçekten orada kalmasıdır.
—
Kısa bir imgeleme:
Bir an dur.
Küçük halini düşün. Kaç yaşında olduğunu bilmek zorunda değilsin.
Bugünkü senin, onun yanına oturduğunu hayal et.
Onu düzeltmeye çalışma.
Sadece yanında kal.
Belki elini tut.
Belki sadece şunu söyle:
“Buradayım.”
—
Son bir not:
Eğer bu yazı sana bir yerden tanıdık geldiyse,
okurken “ben de böyleyim” dediysen,
bil ki bu bir eksiklik değil.
Bu, bir zamanlar yalnız kalmış bir ihtiyacın sesi.
Sana küçük bir davet:
Bu sesi bastırmak zorunda değilsin.
İstersen biraz durabiliriz.
İstersen birlikte bakabiliriz.
Buradasın.
Ve bu, başlamak için yeterli.